19 Ekim 2025 Pazar

Büyüyen onlar değil, değişen bizmişiz.

Belki ortaokul, belki ilkokul çağındaydım… Canımı en çok sıkan cümlelerden birini çok net hatırlıyorum: “Kocaman olmuş, doğduğu günü hatırlıyorum.” O zamanlar içimden nasıl kızardım bu cümleyi kuranlara. Ne var yani? Doğduğum zamanı hatırlıyorsan ne olmuş, büyüdük işte! diye geçirirdim içimden. O yaşlarda insan, büyümeyi bir başarı sanıyor. Hatta acele ediyor büyümeye, bir an önce “çocuk” kelimesinin yükünden kurtulmak istiyor.
Uzunca bir süre, bu cümleyi duyduğum her seferinde içimden bir huzursuzluk geçerdi. Beni hâlâ çocuk yerine koyuyorlar sanırdım.

Sonra zaman kendi hızında akmaya devam etti. Bir baktım, o cümleyi kuracak kimse kalmamış etrafımda. Ya herkes benim büyüdüğüme ikna oldu ya da birer birer göçüp gittiler, benim büyüdüğümü tam göremeden. O zaman anladım ki bazı cümleler aslında bize değil, söyleyenin kendi geçmişine söylenirmiş. “Kocaman olmuş” diyenin asıl kastı, “biz de yaşlanmışız” demekmiş.

Yıllar geçti. Benim kucağıma doğan, ilk adımlarını gördüğüm, bebekliklerini hatırladığım o küçük bireyler büyüdüler. Kimi iş güç sahibi oldu, kimi okullu… Geçtiğimiz gün bir düğünde bir kısmıyla karşılaştım. Karşımda artık çocuk değil, bambaşka birer yetişkin vardı. Gözlerinde başka bir dünya, başka bir telaş, başka bir özgüven. Ve o an büyüklerimin zamanında ne demek istediklerini anladım.

Meğer o cümle, bizim büyüdüğümüzü değil, onların yaşlandığını anlatan bir serzenişmiş. Çünkü artık biliyorum; bu söz bir hayranlık ifadesi değil, bir aynaya bakış aslında. Zamanın kendi üzerimizde bıraktığı izleri fark ettiğimiz bir an ve ona bir saygı duruşu. 

Şimdi aynı döngünün içindeyim. Benim yaş grubumda olan herkesle konuştuğumda aynı cümleleri kurduğumuzu fark ediyorum. “Ne ara bu kadar büyüdüler?” “Daha dün bebekti.” Bu sözlerin arkasında ise sessiz bir kabullenme yatıyor: “Ne hızlı geçtin be zaman!”

Yaşını bilmeden yaşayan, hâlâ kendini “genç” sanan bizlerin karşısına çıkan bu eskinin bebeği, şimdinin yetişkini bireyler — bize istemediğimiz bir gerçeği hatırlatıyorlar. Zamanın adımlarını, sessizce ama kararlılıkla atmaya devam ettiğini. Büyük bir planın parçası değil değil sadece kumsaldaki bir kum tanesi olduğumuzu. 

Onların yüzündeki o sıkılgan, bıkkın tavrı şimdi çok iyi anlıyorum. Bizim o zamanlar hissettiğimiz şeyin aynısı. Onlar da söylediklerimizi kişisel algılıyor. Ama aslında biz onlarla değil, kendi geçmişimizle konuşuyoruz. Ta ki gün gelip onlar da zamanın ne kadar hızlı aktığını fark edinceye kadar. Geriye dönüp "vay be" deyinceye kadar.

Belki de büyümek ya da yaşlanmak dediğimiz şey tam olarak bu: bir gün “doğduğu günü hatırlıyorum” cümlesini kurarken yakalamak kendimizi. 

26 Ekim 2020 Pazartesi

Neden Hala Bilgisayar Oyunu Oynuyorum?

Geçkinlere yönelik bu yazımda oyun dünyasına nasıl daldığımı anlatırken, kimilerine anlamsız gelen bu dünyanın nasıl bir hobi olduğunu tanımlamaya çalışacağım.

Yaşım olmuş 36, yolun yarısı ve hala nasıl oluyor da bilgisayar oyunu oynuyorum? Bunu anlamak için çok gerilere gidip 80'li yılların sonuna 90'lı yılların başına bakmak gerekiyor. Video oyunlarının hayatımıza girdiği tarihler bunlar. Kara kutu olarak bilinen Atari 2600 modeli ile başlıyor bu macera aslında. Belki de şu anki yüksek teknoloji ürünü olan Playstation ve Xbox gibi konsolların atası diyebiliriz bu cihaz için. 84 doğumlu olan ben, 5-6 yaşlarımdayken bu cihaz ile tanıştım. Kumandasız ve tüplü televizyonumuza bağlayarak oynayabildiğim bu cihazın teknik özellikleri ise sizi güldürmeye yetecek kadar düşüktü. 8-bit 1.19Mhz işlemci ve 128Byte ram gibi değerlerden bahsediyorum. Teknolojiye biraz hakimseniz ne demek istediğimi anlamış olmalısınız. Siyah, tek tuşlu bir joystick yardımı ile oyunları oynayabiliyordunuz. River Raid gibi babamı bile oyun oynamaya sürükleyen kült oyunların bulunduğu bir efsaneydi Kara Kutu. O zaman benim gözümde dünyanın en inanılmaz cihazıydı. Günlerimizi televizyon karşısında geçirmemize sebep oldu. 


Daha sonra hiç sahip olmadığım ama arkadaşlarımda oynama fırsatı bulduğum Comodore 64 ile tanıştım. Bildiğiniz müzik kaseti gibi kasetler ile çalışan (yeni nesil, müzik kasetine de pek hakim değil ya neyse), bu kasetlerin üzerine şarkı çeker gibi oyun yükletebildiğiniz bir sistemdi. Büyük bir klavye gibi görünen, oyunu başlatmak için dos ekranına bir komut girdiğinizde cihazda Atari'ye nazaran daha güzel oyunlar oynayabiliyordunuz. Teknik verileri ise yine tarihe ışık tutar cinsten; 64kb rom, 20kb ram  0.985 MHz işlemci. Cihaz 16 renk gösterebiliyordu. Şimdilerde milyon renklerden bahsediyoruz. 


Zamanı biraz daha ileri sardığımızda ortaokul çağına ulaşıyorum. Güç bela Amiga 500 aldırmışım eve. Sünnette takılan paraları saklamışız, o parayla da 37 ekran bir televizyon almaşız. Artık odamda bana ait bir oyun cihazı var. Amiga teknoloji olarak bir tık daha üst seviye diyebiliriz. Çünkü veriyi kasetten değil günümüzde birçok kişinin görmediği disketten okuyordu. Tabi ki disketler öyle ucuz şeyler değildi. Kaldı ki ortaokul çağında olan ben harçlığım ile anca simit ayran alıyordum o dönem. Çok fazla diskedim olmadığı için, var olan disketlere oyun yazdırıyorduk yeni disket almamak için. Misal Mortal Kombat 3 disket. Oyunu takıyorsun cihaza önce yüklüyor sonra 2. disketi istiyordu. Şans eseri ya da bilerek Fatality yapabilirsen o zaman 3. diski istiyordu. Şimdiki gibi her şey hızlı değildi. Sonuçları görebilmek için emek vermen gerekiyordu. Sensible Soccer oynuyorduk misal, saha üstten görünüyordu kuş bakışı, saatlerimizi vermiştik yine 37 ekran TV başında. Sonra bir gün cihaz arızalandı, tamir edilmesi için Doğubank'a gittik ama tamir için öyle bir fiyat söylemişlerdi ki yenisini almak daha mantıklıydı. Böylece 16 bitlik, 512kb RAM’a sahip cihazıma elveda demek zorunda kalmıştım. Çok üzülmüştüm ama şans işte. 


Bu maceranın ardından bir PC alabilmek için uzun süre babama baskı yapmıştım. Notlarım iyi her şey iyiydi ama PC’ler oldukça pahalıydı. Malum 90’lı yıllarda PC yaygın olarak evlerde değil ofislerde kullanılıyordu. Her karne dönemi getirdiğim Takdir belgesinin yeni bir PC ile takdir edilmesini bekliyordum tabi ama olmuyordu. Ortaokulun sonunda takvimler 1998'i gösterdiği sırada lise sınavlarında iyi bir başarı göstererek Kabataş Erkek Lisesi’ne girmeye hak kazandım. Bunun getirisi ise iyi bir lise eğitimin yanında gücümüzün yetebildiği Sony Playstation oluyordu.

Burada bir parantez açıp çocukluk arkadaşım Çağrı'dan bahsetmek istiyorum. Ortaokul zamanında beraber oyun oynamaya başladığım Çağrı ile nerdeyse bütün oyun konsollarını oynama fırsatı bulmuşuzdur. Çağrı o dönem zengin miydi hatırlamıyorum ama her yeni çıkan konsolu alıyordu. Ya onlarda ya bizde bu oyun konsollarını uzun saatler hırpalıyorduk. Ben o kadar joystick bozmama rağmen Çağrı halen benle oynamaya devam ediyordu. Özellikle Sega Mega Drive konsolunda az joystick bozmamışımdır. Bana bu konuda uyuz olsa da en iyi oyun arkadaşım hep kendisi olmuştur. Bu Playstation alma hikayesinde de yine onun parmağı vardır. Daha ülkede doğru düzgün orijinal oyun yokken, korsan oyunları oynatmaya yarayan çip ülkemize ulaşmamışken, PS almıştı kendisi. Kutunun içerisinden sadece demo CD'si çıkıyordu. Bu CD'nin içinde de 6-7 tane oyunun kısa kısa demoları mevcuttu. Tek turluk araba yarışını kaç sefer oynadık hiç hatırlamıyorum ama çip ülkemize gelene kadar belki yüzlerce defa o yolu arşınlayıp en iyi zamanı kimin yapacağına karar vermeye çalışırdık. En sonunda korsan cd çalıştırmaya yarayan çip ülkemize geldi, Çağrı çipi taktırdı ve hemen bir kaç gün sonra ben de PS almaya gittim. Dipnot olarak “Korsana Hayır” demek istiyorum.

PS o zamana kadar yaşadığımız bütün oyun deneyimini inanılmaz bir noktaya taşımıştı. Hem görsel anlamda hem de oynanabilirlik anlamda hiç şahit olmadığımız bir deneyimdi. Mahallede top oynamadığımız zamanlarda kesinlikle evde PS oynardık. Çünkü sokakta top oynamak ilk önceliğimizdi her zaman. Hepimiz bir amatör takımda top koşturuyorduk o dönem. Artan vakitlerde de ekran karşısında topu kaleye sokmaya çalışıyorduk. Özellikle Çağrı ile aramızda inanılmaz bir rekabet vardı. Futbol oyunlarında ikimizde çok iyiydik ve kazandığımız kaybettiğimiz maçların çetelesini tutuyorduk. Bazen o öne geçiyor bazen ben öne geçiyordum. Benim gibi geçkinler hatırlayacaktır, nüfus sayımı zamanı sokağa çıkma yasakları olurdu. Öyle ki bir sayım dönemi o bizim evde bir başka sayım döneminde ben onların evinde sayılmıştım. Tabi ki PS oynuyorduk.

PS yüzünden annemizden çok azar işittik, oyun oynuyor ders çalışmıyor olduk. Ceza yedik. Kim bilir kaç tane oyun bitirip değişik hikayeler öğrendik. Şaka değil İngilizcemizi geliştirdik. İsteyerek değil, mecbur kaldık. Okulda kullanmadığımız İng-Tür sözlüğü oyunlar için kullanırdık. Şimdi ki gibi internet yaygın olmadığından bilgiye ulaşmak zordu ama oyunları bir şekilde bitirdik. Oyunlar şimdiki gibi yüzeysel de değildi ayrıca, zordu. Bazı oyunları bir kişi oynar diğerleri izlerdi ve çözümleri bulmaya çalışırdı.

Zaman ilerledikçe PC'ler ucuzladı, yaygınlaştı ve artık herkesin evlerine girmeye başladı. Üniversitenin ilk yılında halen bir PC'm yoktu ama ev arkadaşım eve PC getirmişti. Beraber oyunlar falan oynamaya başlamıştık. Eve gelen arkadaşlar da bu durumdan memnundu. Ertesi sene ben de PC alabildim. Neden almayayım ki, üniversite öğrencisinin kesinlikle PC'si olmalı demiştim aileme. Yoksa bu öğrenci kardeşiniz nasıl yapacaktı ödevlerini, nasıl yazacaktı projesini, tezini. Kısaca her üni. Öğrencisi gibi azıcık ödev, bol bol da oyun için kullanıldı o bilgisayar. Ev arkadaşlarıyla LAN üzerinden araba yarışı mı dersiniz yoksa online rol yapma oyunları mı, sabahlara kadar süren PES turnuvaları mı siz karar verin. Evde yankılanan gol sevinçlerini ya da kaleciye, joysticke edilen küfürleri hepiniz bilirsiniz. Üniversite dönemleri de oyunlar ile böyle “yaşandı, bitti saygısızca”.

Üniversite bitip askerlik aradan çıktıktan sonra her yetişkin birey gibi çalışma hayatına atıldım. Yıllar boyunca kendi param ile almadığım için hep ekonomik PC’lerim olmuştu. Zira anne baba hiçbir zaman PC’ye çok para harcamak istemezdi, belki istese de veremezdi. Zaten onların sorumluluğu da değildi. Tabi bu durumda, ekonomik PC ile oyunları düşük grafik değerlerinde, yani görsel olarak daha kötü olarak oynamak durumunda kalmıştım. Şikâyet ettiğimden değil ama içimde hep ukde kalmıştı "Çalışmaya başladığımda o en yüksek grafikte oynatacak PC'yi alacağım" diye söz vermiştim hep kendime. Maaşlı ve düzenli çalışmaya başladığımda da bu naif hayalimi gerçekleştirdim. Gelişen teknoloji ile bazı donanımda bazı yükseltmeler yapmış olsam da halen o aldığım bilgisayarı kullanıyor ve oyunlar oynuyorum. Bu yetmezmiş gibi bir de PS4 sahibi oldum 1-2 sene önce.



Tekrar bakacak olursak yaşım 36 ve 6 yaşından beri oyun benim için bir hobi. Facebook 16 yaşında, Youtube 15, Twitter 14, Whatsapp 11, İnstagram ise 10 yaşında. Sosyal medya daha 10 yıldır hayatımızda ve 7den 70e birçok insanın hobisi sosyal medya olmuş durumda. Ben ise 30 yıldır oyun oynuyor ve bunu bir hobi olarak değerlendiriyorum. Herhangi bir hobinin de yaşı olduğunu sanmıyorum. Çocukluk yıllarımdan bu güne kadar oyun dünyasının gelişmesini takip etmiş biri olarak gözlerim, motor becerilerim, reflekslerim ve ekonomik durumum el verdiğince bu dünyanın içerisinde olmaya devam edeceğim.

24 Nisan 2019 Çarşamba

Otomobil Firmalarının Büyük Ayıbı


Ülkemizde de satışı yapılmakta olan birçok otomobil markası bulunuyor. Bunların çoğu Avrupa, Japonya ve Amerika menşeili. Yani içlerinde kalitesiz diyebileceğimiz bir marka yok denecek kadar az. Hepsi milyar dolarlık firmalar. Çok önemli AR&GE çalışmaları, yenilikler, inanılmaz teknolojiler üreten firmalardan bahsediyorum. Elektrikli araçlar, yüksek teknoloji güvenlik sistemleri gibi günümüzde kullanılanların dışında geleceğe yönelik şoförsüz araçlar üzerinde çalışıyorlar. Bu yüksek teknoloji ürünü otomobiller tabi ki de ciddi fiyatlara satılıyorlar. Gel gelelim bu yüksek fiyatlı yüksek teknoloji ürünü otomobillerin içerisinde kullanılan multimedya sistemleri dalga geçercesine eski ve kalitesiz. Bu kalitesizliğe sadece ucuz otomobillerde değil pahalı Alman markalarında dahi rastlanıyor. Bugün en baba tabletlerin ülkemizdeki satış fiyatının 3-4 bin TL aralığında olduğunu düşünürseniz 500bin TL’lik aracın içinde çok çok daha eski dokunmatik sistemlerin kullanılması benim gerçekten sinirimi bozuyor.

Biraz teknoloji diliyle konuşmak gerekirse 2K dokunmatik ekranları cebimizde taşıdığımız dönemlerde yaşıyoruz. Şirketimin 2018 model olarak aldığı aracımda şu an 640*480 çözünürlüğünde dandik mi dandik bir multimedya sistemi bulunuyor. Bunu yan sanayide Adroid işletim sistemi olan FHD dokunmatik bir sistem ile değiştirmek istediğimde işçilik dahil 2000 TL ödemem yeterli oluyor. Peki bu ayıp değil de nedir? Sen koskoca üretici olacak aynı kalitede bu ürünü 500TL belki daha da ucuza mal edebilecekken bizi bu tarih öncesinden kalma sisteme mahkum etmeye ne hakkın var. Bu ayıp bütün markalarda bulunuyor. Belki görenler vardır; Tesla’nın aracında ön konsolu kaplayacak büyüklüktü bir dokunmatik ekran var. Buradan da anlıyoruz ki, bu ekranın uygulanması konusunda teknik bir kısıtlama bulunmuyor. Dönüp dolaşıp kazıklandığımız noktasına geliyorum.

TESLA MODEL S MULTİMEDYA SİSTEMİ
Bir de dahili navigasyon sistemleri var bu otomobillerin. Mevcut aracımın navigasyon sistemine 2014 yılından beri güncelleme gelmediğini öğrendim. Sanırım Japonlar kendi ülkelerinde hiç yol yapmıyorlar, ancak bizim hükümetimiz sağ olsun her gün yeni bir yol yaptığı için, mevcut navigasyon sistemi ile eve gitmeye çalışsam nereden çıkarım bilemiyorum.

2019 model araçlarda küçük gelişmeler görsem de halen istenilen seviyenin çok uzağındayız. Bu teknolojiyi takip etmeye ve yorum yapmaya devam edeceğim. 

24 Ekim 2018 Çarşamba

Andımız'ın Neresi Yanlış?


Bu aralar çok fazla gündem olduğu için kendi kendime şüpheye düştüm. Gerçekten yıllarca okulda her sabah okuduğumuz Andımız'dan mı bahsediyorlardı acaba. Yıllarca okuduk ama anlamını yanlış yorumlamış olabilir miyimdim? Hatırladığım kadarı ile insanları rahatsız edecek bir anlam barındırmıyordu Andımız. Bir kaç kez tekrar tekrar okudum içimden. Malum, ezbere biliyoruz hepimiz. Kelime kelime, harf harf ne hissettirdiğini düşünmeye başladım, sonra da bu düşüncelerimi aşağıdaki yazıya döktüm. 

Başlıkta geçen ant kelimesi TDK’ya göre kendi kendine söz vermek anlamına geliyor. Yani Andımız toplu olarak kendi kendimize verdiğimiz söz ya da sözler olmalı. Halk arasında “ant içmek” olarak çokça kullanılan bir söz öbeği olduğu için herkesin buna aşina olduğundan eminim. Kelime ve cümlelerin bana hissettirdikleri ile devam ediyorum. 

Türküm: Bu kelime ile başlıyor Andımız. Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isme, Türk denir. Rusya pasaportu taşıyan biri Rus, Almanya pasaportu taşıyan biri Alman olduğuna göre Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşıyan birisinin de Türk olması gayet doğaldır. Türk aynı zamanda bir ırkın da ismi olması kafaları karıştırıyor olabilir. Türküm dediğiniz zaman; bu sizin kökeninizin Arap, Çerkez, Ermeni, Rum olmasıyla alakalı bir durum değildir. Ayrıştırıcı değil hatta birleştirici bir ifadedir. İnsanları, Türkiye Cumhuriyeti çatısında birleştirip, kimseyi birbirinden ayırt etmemektedir. Çocukların hep bir ağızdan Türküm diye bağırıyor olması da bir aidiyet duygusu yaratır. 
Doğruyum, Çalışkanım: Doğru olmakla alakalı kimsenin bir itirazı olduğunu düşünmüyorum. Çocuklar bu bölümde kendilerine doğru ve çalışkan olduklarını söylüyorlar. Burada içten içe bir dayatma var. Eğer Türk isem doğru ve çalışkan olmak durumundayım diyor. Çalışkanlık konusunda sıkıntılı bir millet olduğumuz için çocukları bu konuda yüreklendirmek doğru bir yaklaşım olsa gerek. 

İlkem: Bu kelimeden sonra gelecek her cümle, bu andı içen kişinin, yani çocuklarımızın temel düşünce yapısının nasıl olması gerektiğini belirtiyor. Ve bunu da aşağıdaki çok geleneksel cümleler ile gerçekleştiriyor. 
Küçüklerimi korumak: Ülkemizin geleneklerine ve inançlarımıza uygun olarak bizden küçük ve güçsüzleri koruyan bir kişi olacağımızı söylüyor. Çocuklara kendilerinden küçükleri ya da güçsüzleri ezmemeleri öğütleniyor. Ki ülke olarak her zaman ezilenin ve zayıfın yanında olduğumuz da su götürmez bir gerçek. 
Büyüklerimi saymak: Yine aynı şekilde geleneklerimize ve inançlarımıza uygun bir şekilde bizden büyük kişilere saygıda kusur etmeyeceğimizi söylüyor. Yine çocuklara kendilerinden büyüklere saygı gösterip onların sözlerini dinlemeleri gerektiği öğütleniyor. Son zamanlarda kaybettiğimiz saygının üzerine vurgu yapılıyor. 
Yurdumu, milletimi, özümden çok sevmektir: Bu cümlede de yine ilk kelimede olduğu gibi birleştirici bir ifade var. Türk, Kürt, Arap, Çerkez özüm ne olursa olsun bu toprakları ve içindekileri, kökenine bakmaksızın çok seveceğim diyor. Okula gelen çocuklar arasında farklı ırktan çocuklar olacağı gibi, farklı dinden hatta farklı dilden çocuklar da olabiliyor. Biz okurken ermeni arkadaşlarımız çoktu bizden bir farkları da yoktu. Benim kadar Türk benim kadar bayrağına bağlı çocuklardı. Yurt ve millet kavramları, metnin tamamında olduğu gibi,  kucaklayıcı bir ifade barındırıyor.

Ülküm: Bu kelimeden sonra gelecek her cümle, bu andı içen kişinin gelecek için amacını ve ideallerini anlatıyor.
Yükselmek, İleri gitmektir: Ülke olarak yükselmek ve ileri gitmek amaçlarımız olduğu gibi aynı zamanda çocuklarımızın bireysel olarak da yaptığı işlerde yükselmeyi ve ilerlemeyi amaç edinmeleri gerektiğini vurguluyor. Herhangi bir anne babanın bu ideallerden rahatsız olacağını düşünmüyorum.

Ey Büyük ATATÜRK: Geldik zurnanın zırt dediği yere. Bazı insanların Atatürk ismine ve onun büyüklüğüne alerjisi olduğunu biliyorum. Bu kişilerin tarihten pek haberdar olmadıklarına emin olmakla birlikte, bazı şahsiyetlerin nifak sokmak ve kendilerine yer edinmek adına toplumu yanlış yönlendirdiklerinin de farkındayım. Bütün Avrupa devletleri ülke topraklarımızı karış karış paylaşırken, tam bağımsızlık kazanmamızın baş mimarı olan insanı, "büyük" sıfatı ile onurlandırmakta nasıl bir sakınca olabilir? İstanbul’u fetheden Mehmet’e Fatih denmesi, Osmanlı topraklarını en çok büyüten Süleyman’a Muhteşem denmesi kadar doğaldır Atatürk’e büyük sıfatının verilmesi. Peki ya ilahlaştırmak ya da putlaştırmak gibi saçma sapan fikirlere ne demeli. En çok da bunu anlamıyorum. Hiç Atatürk büstüne gidip para, şans, eş, huzur dileyen tek bir kişi gördünüz mü? Ya da ondan medet umup bir şeyler isteyen? Göremezsiniz. Çünkü insanlar onun büstüne ya da onun yattığı yere ona dua etmek için ve ona minnettar olduğunu göstermek için gider. Çıkarsızca, karşılık beklemeden. Bu açıklama dahilinde, çocuklar Atatürk’e sesleniyorlar. Birazdan gelecek cümleler bir söz mahiyetinde devam ediyor.
Geçelim Büyük Atatürk ile başlayan cümlenin devamına…

Açtığın Yolda: Hangi yolları açmış Atatürk? Bilimin, ilimin, teknolojinin yollarını açmış bize. Bir zamanlar millet olarak önderliğini yaptığımız, sonradan çok gerilerde kaldığımız geleceğin anahtarı olan yolları açmış. Kimilerinin şu an kapamaya çalıştığı yolları açmış. Teşekkür etmemiz gerekmez mi? 
Gösterdiğin Hedefe: Nasıl bir hedef göstermiş? Bilim, teknoloj, kültür ve benzeri konularda muasır medeniyetler seviyesine ulaşıp onları geçmemizi hedef göstermiş. Sizce de çok güzel bir hedef değil mi?
Durmadan Yürüyeceğime Ant İçerim: Zaten yarışta geri kalmışız, hiç durmadan bu yolda yürümeliyiz hatta koşmalıyız ki rakiplerimize (dış güçlere) yetişelim ve onları geçebilelim diyor. Ve bu yoldu çocuklarımız ant içiyor. 

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun: Türk varlığı dediğimiz şey yine burada Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı olarak alınmalı. Sonuçta bunu hep bir ağızdan söylediğimiz için kimseyi bir ırkı savunmak adına feda ettiğimiz yok. Bir asker öldüğünde anası, babası, yakınları ne diyorlar? Ciğerleri yanıyor ama bu insanlar ne söylüyorlar? VATAN SAĞ OLSUN. Bu ülkenin askerlerinin ırkı yoktur. Kökenleri fark etmeksizin  hepsi Türk askeridir. Hala aramızda kafatası muhasebesi yapan insanlar olduğunu biliyorum. Onları da Allah’a havale ediyorum. Zaten geri kalanların Çanakkale'de, Sakarya'da, Sarıkamış'ta, Antep'te ve bir çok farklı noktada hayatlarını bu vatan için feda ettiğini biliyoruz. Günümüzde halen canını, kanını ülkesi için feda eden Mehmetçik sayesinde dimdik ayakta durabiliyoruz. Bu cümleye itirazı olanı görmezden geliyorum.


Ne Mutlu Türküm Diyene: T.C. vatandaşı olan, Türk ismiyle anılan çocukların verdiği güzel sözler sonrasında bu cümle ile noktalanıyor metin. İlkesi, ülküsü, yolu, hedefi doğru olan çalışkan çocukların büyük mutluluk içinde olacağını anlatıyor. Bu cümleyi istediğin yere çekebilir, ırkçı ya da faşizan diyebilir, buradan siyaset yapabilirsin. Bana kalırsa bu ülkede yaşamayı, milletini, geleneğini, göreneğini seven insanlar dili, dini,ırkı ne olursa olsun bu cümleden rahatsız olmayacaktır ya da olmamalıdır.

Sadece otuz yedi kelimeden oluşan bu metnin neresinde yanlış olduğunu ben anlayamıyorum. Metnin özünü boş verip detaylarda boğuluyoruz. Hem 6 yaşında okula başlamış olan bir çocuk ne anlar ırktan, dinden, ten renginden. Önemli olan asıl değerleri sürekli tekrarlamak ve bunları gerçekten benimsetebilmekte. Büyüdüğünde ister kendisine Rum desin ister Arap ya da canı ne isterse, yeter ki ülkesine ve kendisine faydalı bir vatandaş olabilsin.


Tekrar soruyorum Andımız’ın neresi yanlış?

Dip Not: Yıllarca bu konuda yanlış uygulamalar yapıldığı konusunda da hemfikirim. Yağmurda, çamurda çocukları dışarıda tutup da eziyet etmenin bir anlamı yoktu. Tabi bunu tek bir yönetmelik değişikliği ile düzenlemek mümkündü.Yapılmadı, yapılamadı.

3 Ekim 2018 Çarşamba

İlişki Katili: WhatsAPP

Bir telefon uygulaması olan WhatsApp'ın bir çok ilişkinin katili olduğunu biliyor muydunuz? Bunun en büyük sebebi; Türkçe'nin, ifadeyi anlatma konusundaki yetersizliği. Konuşmalarda kullandığımız ifadeler bir nebze bu yardımcı olsa da, hem yetersiz hem de bizi anlatmaktan çok uzakta. İnternetin hayatımıza girdiği ilk yıllarda Mirc ve ICQ ile başlayıp, sonrasında MSN ile devam eden mesajlaşma furyasının telefonlara yansıması kısa mesajlar ile olmuştu. Telekom firmalarının fahiş SMS fiyatları sebebiyle başlarda çok az kullanılan ancak sonraları "ayda 1000 mesaj 10TL" gibi kampanyalar ile popülaritesini çokça arttırmıştı. BlackBerry markasının BB messenger uygulaması elit kendine elit kesimini yaratıp sadece o telefona sahip olanların bu uygulama üzerinden mesajlaşmasını sağlamıştı. İnternet cep telefonlarında çok yaygın kullanılmaya başladığında ise o kara gün gelip çatmıştı. Whatsapp'ın keşfi ile mesajlaşma çılgınlığı doruklara ulaştı demekte hiç bir sakınca görmüyorum. Artık hepimizin içinde Whatsapp uygulaması bulunan bir akıllı telefonu olmuştu. Birbirinden haber almanın kısıtlı ve yetersiz olduğu dönemler geride kalmış, her zaman her yerde haberleşme özgürlüğü bizlere bahşedilmişti.  




Ah nerede o eski bayramlar demeden edemiyor insan. Geçmişte hayat daha güzel, ilişkiler daha samimi ve gerçekti bana kalırsa. İnsanlar yüz yüze görüşmeye muhtaçtı. Dertlerini yüz yüzü anlatabiliyor, sevinçlerini kızgınlıklarını rahatça ifade edebiliyordu. Telefonla konuşmak çok pahalı olduğu için kavga edilecekse bile bir araya geliniyordu. Bütün konular göz göze bakılarak konuşuluyordu. Kızgınlık, sevgi, şaka, ima gibi bütün ifadeler insanların gözlerinden anlaşılıyordu. Böylece birine "senden nefret ediyorum dediğinde", eğer onu çok seviyorsan gözlerinden bu okunuyordu ve aslında ne demek istediğin anlaşılıyordu. Sevgiliden ayrılmanın bile mesajla yapıldığı bir döneme denk geldiğimiz için biraz üzgünüm. 

Geldiğimiz noktada ise her ilişki mobil yaşanıyor. Her dakika birbirinden haberdar olmak isteyen insanlar saatlerce konuşuyorlar. Mesajlaşma programlarının suyunu çıkarıyorlar. Her gün yüzlerce megabayt ileti sadece sevgililer tarafından gönderiliyor. Eşler evlerine gittiklerinde konuşacak bir konu bulamıyor, çünkü zaten gün içerisinde o illet program üzerinden bütün konuları konuşmuş oluyorlar. Bana neden  geç cevap verdin, neden hiç cevap vermedin, neden şu ifadeyi kullandın, neden bu kelimeyi söyledin gibi bi dolu saçmalık. Bunun sonucunda ise çoğunlukla kavgalar, hatta ve hatta ayrılıklar gerçekleşiyor. 

Etrafta kendini konuşarak ifade edemeyen insanlar türemeye başladı. Kendini yazarak daha iyi ifade ettiğini düşünen insanlar. Şiir, roman, deneme yazmaktan bahsetmiyorum. Bir konu hakkındaki düşüncelerini karşısındakinin yüzüne söyleyemeyen insanlardan bahsediyorum. Asla ayıplamıyorum hiç kimseyi. Ama neden hep teknolojinin kötü yönlerini alıyoruz, batının kötü geleneklerini aldığımız gibi?

Bir insanın gözlerinin içine bakarak söylediğin her şey daha anlamlı olmuyor mu? Doğum gününü kutladığınız bir insanın yüzüne bakmazsanız, onun doğmasından ötürü ne kadar mutlu olduğunuzu ona nasıl anlatabilirsiniz ki? Ya da sevdiğini kaybetmiş bir arkadaşınızın gözlerine bakarak "Başın sağ olsun" demeden, nasıl anlayabilirsiniz üzüntüsünü ve o nasıl anlayabilir, her zaman yanında olduğunuzu? Bir sevgi düşünün; gözlerde ışıltı yaratıyor, yüzde tebessüm, yanaklarda pembelik. Peki hangi mesaj anlatabilir bu sevgiyi size? Velev ki çok kızdınız birine attınız zehir zemberek mesajları, yüzüne bakmazsanız anlayabilir misiniz ne kadar mahcup olduğunu ya da sizin ne kadar haksız olduğunuzu? Anlayamazsınız. 

İnsanlar kendilerini mesajlar yoluyla anlatmaya çalışıyor. Yalan, yanlış anlatmıyorlar ama hiç bir zaman gerçek de olmuyor.  WhatsApp sadece bir isim ve bir örnekten başka bir şey değil. Benim de en çok kullandığım programlardan biri. Faydalarını gözardı edecek değilim tabi ki. Benim isteğim yüz yüze bakmak, konuşmak ve paylaşmak. Bu gibi programları tamamen görmezden gelecek kadar çağ dışı değilim. Ama yine de Kahrolsun WhatsApp, Yaşasın Muhallebiciler!

(Muhallebici diyerek bütün geçkinlere selam çakmış olduk.)

17 Eylül 2018 Pazartesi

Bencilsin Güzel Kardeşim!

(Kendime...)

Bıçak sırtı bir konuya değinip, kendim de dahil olmak üzere, okuyanları uyuz edecek bir yazıya imza atıyorum. Başıma bir şey gelmeyecekse sözlerim sana, bana, hepimize.

Hadi itiraf et; sabah trafikte araba kullanırken, kahvecide oturacak yer ararken, hani dün işi Mehmet'e kitlerken, hatta sokakta kedileri beslerken bencil değil miydin? Hepsini kendin için yapmadın mı? Başlıkta da çok net bir şekilde belirttiğim gibi "bencilsin" güzel kardeşim.

Bu dünyaya gelişimizin bir amacı olduğunu düşünüyorsanız eğer, hemen bu yazıyı okumayı bırakın. Okumaya devam edenler için söylüyorum; büyük bir planın parçası olduğunuzu, çok önemli olduğunuzu unutun. Dünya bir kişinin etrafında dönmeyecek kadar büyük ve karmaşık, Evren akıl almayacak derecede uçsuz bucaksız. Canlı bütün organizmaların yaptığı gibi biz de hayatta kalabilmek için üremek, bölgemizde hakimiyet kurmak ve sürekli daha güçlü olmak içgüdüleriyle yaşıyoruz. İşte bu hayatta kalma içgüdüsü bizi bencil yapıyor. Hep daha iyisini elde etme arzusu, fakirsen zengin olma, zenginsen daha zengin olma isteği hep bencilliğin kanıtları. ("Ben öyle değilim" dediğini duyar gibiyim. Duymamazlıktan gelip devam ediyorum.)

Sadece maddi olarak düşünmeyelim. Zaten insanın maddi olarak elde ettiği ya da elde etmek istediği her şey manevi tatmin için değil mi? Gücü, mutluluğu hissetmek için. Yoksa neden hep daha büyük ev, daha lüks araba, daha akıllı telefonun peşinde olalım ki. Çok güçlü bir hayatta kalma içgüdüsünden bahsediyoruz. Birine merhamet gösterdiğinde, yardım ettiğinde alacağın karşılık seni daha güçlü daha mutlu hissettiriyor, kalbinin derinliklerinden tam olarak tanımlayamadığın duygular fışkırıyor. Değersiz hissettiğin hayatını bir anlığına da olsa önemli konuma getiriyor. Tabi ki bu tanımlamaya uymayan, manevi tatmini sipiritüel mecralarda bulan insanlarda mevcut. Ama lütfen akıllı telefonundan ya da bilgisayarından bu yazıyı okuyup "ben çok sipiritüel bir insanım" deme. Değilsin. 

Günümüzdeki evlenme ve çocuk yapmanın ne kadar popüler olduğunu söylememe gerek yok. Peki ya böyle bir dünyaya yeni bir yaşam, yani bir bebek getirmek nasıl bir çılgınlık? Her an bir patlamada yaşamını yitirebileceği, cinsel istismara maruz kalabileceği, hormonlu yiyecekler yüzünden çeşitli hastalıkların pençesine düşebileceği bir dünyaya. Sadece onu sevebilmek hissini yaşamak ve çoğalmak için bir araya geliyor ve hatta dünyaya getirdiğimiz o bebeğe aşkımızın meyvesi adını veriyoruz. Tam bir manevi tatmin. İnanılmaz bir üreme ve var olma içgüdüsü. Korkunç bir bencillik!

Bencil olmamaya çalıştığımızda da, mutsuzluğun, hemen iki adım öteden bize göz kırpıyor olduğunu fark ettim. Demoklesin kılıcı gibi tepemizde bekliyor, o kritik darbeyi indirebilmek için doğru zamanı kolluyor. Bir an için bencil olmayayım dediğin anda diğer insanlar seni mutsuz etmek için sıraya giriyor. Neden mi dersin? Çünkü hepsi bencil be güzel kardeşim. 

Aslında anlatmak istediğim, bencil olmak o kadar da kötü bir şey değil. Tek ihtiyacımız olan şey mutlak dürüstlük. Kendimize ve çevremize dürüst olduğumuz sürece bencil olmamızın kimseye zararı olmayacak. Kendi isteklerini arzularını bir kenara koyarak bu hayatta mutlu olamayacaksın. Dürüst bir şekilde isteklerini paylaştıkça etrafında sana saygı gösteren seni gerçek halinle seven insanlar kalacak. Kendi isteklerinden vazgeçtiğinde dahi bunu  Onlar için bencilliğinden vazgeçtiğin kişiler ise yavaş yavaş kaybolacak.  Ne kaybedersin ki. Bence bir dene...

31 Ekim 2017 Salı

29 Ekim Cumhuriyet Korteji

Bir süredir motosiklet kullanıcısı olduğumu daha önce de yazmıştım. Yaklaşık beş aydır toplama 2 bin kilometre yol yaptım. Şimdiye kadar en çok zevk aldığım sürüşü sizlerle paylaşmak istiyorum. Yani 29 Ekim Cumhuriyet Kortejini.


Motosiklet aldığımdan beri bazı Facebook gruplarını takip ediyorum. Bu gruplarda; sürüş deneyimleri, trafikte karşılaşılan sorunlar, öneriler ve etkinlikler paylaşılıyor ben de işime yarar bilgiler ediniyorum. 29 Ekim’den yaklaşık 1-2 hafta önce Cumhuriyet Korteji diye bir etkinlik gördüm. Etkinlikle ilgili geçen seneye ait videoları görünce “kesinlikle bunun bir parçası olmalıyım” dedim. Yüzlerce motosikletli, Türk bayrakları ile köprüyü geçiyordu. İnanılmaz bir görüntüydü. Hemen katılıyor butonuna tıkladım ve 29 Ekim'i heyecanla beklemeye başladım. Gözüm sürekli hava durumu haberlerindeydi. Havanın güzel olması için dua ediyordum, bir yandan da olumsuz hava koşullarına kendimi hazırlamak adına yağmurluk falan alıyordum. Heyecanlıydım, sabırsızdım. 

Gün geldi, tarih 29 Ekim oldu, motosikletime atladım, kız arkadaşımı evinden aldım, yönümü  toplanma yeri olan Suadiye Oteline çevirdim. Her şeyim tamamdı, bayraklar alınmıştı, üst baş sağlamdı. Toplanma yerine vardığımda her yer motosiklet her yer Türk bayrakları ile doluydu. İnsanların yüzleri gülüyordu. Burada oldukları için mutluydular. Uzun zamandır özlemini hissettiğim, içlerinde olmak istediğim bir topluluğun arasında olduğumu anlamıştım. Hemen, o saniye içimi bir huzur kapladı bunu inkar edemem. Ancak daha sonra hissettiğim gurur ve mutlulukla asla karşılaştırılamaz. 

Vakit gelip motorlar çalışmaya başladığında heyecanım bir kat daha artmıştı. Kasklar takıldı, yüzler yoktu ama gözler net bir şekilde görülüyordu. Her gördüğüm kaskın vizöründen içeri baktım, farklı renkler, farklı gözler ortak duygular ile pırıl pırıl bakıyorlardı. Tekerlekler dönmeye başladığında yavaş yavaş Bağdat Caddesine ilerliyorduk. Caddeye çıktık ve önümüzdeki kalabalığı çok daha net bir şekilde gördüm. Kalabalık olduğumuzu biliyordum ama bilmek ve görmek tamamen farklı hisler yaratıyormuş, bunu bir kez daha anlamış oldum. Yolun sağında solunda insanlar bize bakıyor bizi alkışlıyordu. Bir yandan “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” nidaları, bir yandan motor ve korna sesleri ortalığı inletiyordu. Tüylerim diken diken oldu, yolculuk boyunca defalarca olduğu gibi. Bu dakikadan sonra hep beraber Kızıltoprak, FB Stadyumu önü ve E5 ten birinci köprüye gidildi. Köprü geçişi videoları internette mevcut. Nasıl bir his olduğunu anlatmakta zorlanıyorum, izleyip kendiniz karar verin. Yazının sonunda bir kaç link paylaşacağım. 

Köprü sonrası Yıldız Yokuşu ve Beşiktaş’a kadar olan bütün yol ve yan yollar araç trafiğine kapalıydı bu sayede köprü bağlantısından itibaren sadece motosikletler yoldaydı. Beşiktaş ışıklara ilk gelen motosikletler durup arkadan gelenleri beklemeye başlamış, biz biraz arkadan geliyorduk. Yokuştan aşağı baktığımda beni en çok etkileyen görüntüyle karşılaştım. Yıldız yokuşu her zaman güzel gözükür zaten ama bu bambaşkaydı. Sanki kasklardan oluşan bir nehir akıyordu koskoca yokuştan. Rengarenk ve parlayan kasklar şahane bir görüntü oluşturuyordu. Görülebilecek en güzel manzaralardan biriydi. Videolar çektik ancak hiçbiri çıplak gözle görüldüğü kadar güzel değil. 

Bütün motosikletler bir araya geldiğinde kortejin başı tekrar hareketlendi ve Kabataş, Karaköy, Eyüp istikametini takip ederek Edirnekapı Şehitliğine varış yaptık. Burada şehitlik ziyareti sonrası anma töreni ile etkinliği bitirmiş olduk.

12:00 da toplanma alanına gelişim ve 15:30 da şehitlikten ayrılışımı düşünecek olursak hayatımın en gurur verici tüyler ürpertici 3,5 saatini geçirdiğimi söyleyebilirim. Bazı zamanlar bu ülkeye ve insanlarına o kadar kızıyorum ki, kafam atıyor, bırakıp gidesim geliyor. Sonra bu tip organizasyonları görüyorum, yine milliyetçi damarlarım kabarıyor, başka yerde yaşayamam diyorum. Farklılıklarımıza ramen ortak değerlerimiz olan Vatanımıza, Bayrağımıza, Cumhuriyetimize bağlılığımızı sürdürdüğümüz ve birbirimize saygımızı kaybetmediğimiz sürece, ülke olarak üstesinden gelemeyeceğimiz hiç bir zorluk yok diye düşünmeden edemiyorum.  

Sözlerimi bitirmeden önce bazı grup ve kişilere özel olarak teşekkür etmem gerekiyor. Bu etkinliğin düzenlenmesinde baş rol oynayan Türkiye Motor Platformuna ve onun yetkililerine, Kortejin sorunsuz bir şekilde ilerlemesinde önemli rol oynayan Kortej Görevlileri ve Türk Polisine, güzergah üzerinde alkış tutan marş söyleyen güzel İstanbul Halkına, katılan bütün motorculara binlerce kez teşekkürler. Harikasınız...