19 Ekim 2025 Pazar

Büyüyen onlar değil, değişen bizmişiz.

Belki ortaokul, belki ilkokul çağındaydım… Canımı en çok sıkan cümlelerden birini çok net hatırlıyorum: “Kocaman olmuş, doğduğu günü hatırlıyorum.” O zamanlar içimden nasıl kızardım bu cümleyi kuranlara. Ne var yani? Doğduğum zamanı hatırlıyorsan ne olmuş, büyüdük işte! diye geçirirdim içimden. O yaşlarda insan, büyümeyi bir başarı sanıyor. Hatta acele ediyor büyümeye, bir an önce “çocuk” kelimesinin yükünden kurtulmak istiyor.
Uzunca bir süre, bu cümleyi duyduğum her seferinde içimden bir huzursuzluk geçerdi. Beni hâlâ çocuk yerine koyuyorlar sanırdım.

Sonra zaman kendi hızında akmaya devam etti. Bir baktım, o cümleyi kuracak kimse kalmamış etrafımda. Ya herkes benim büyüdüğüme ikna oldu ya da birer birer göçüp gittiler, benim büyüdüğümü tam göremeden. O zaman anladım ki bazı cümleler aslında bize değil, söyleyenin kendi geçmişine söylenirmiş. “Kocaman olmuş” diyenin asıl kastı, “biz de yaşlanmışız” demekmiş.

Yıllar geçti. Benim kucağıma doğan, ilk adımlarını gördüğüm, bebekliklerini hatırladığım o küçük bireyler büyüdüler. Kimi iş güç sahibi oldu, kimi okullu… Geçtiğimiz gün bir düğünde bir kısmıyla karşılaştım. Karşımda artık çocuk değil, bambaşka birer yetişkin vardı. Gözlerinde başka bir dünya, başka bir telaş, başka bir özgüven. Ve o an büyüklerimin zamanında ne demek istediklerini anladım.

Meğer o cümle, bizim büyüdüğümüzü değil, onların yaşlandığını anlatan bir serzenişmiş. Çünkü artık biliyorum; bu söz bir hayranlık ifadesi değil, bir aynaya bakış aslında. Zamanın kendi üzerimizde bıraktığı izleri fark ettiğimiz bir an ve ona bir saygı duruşu. 

Şimdi aynı döngünün içindeyim. Benim yaş grubumda olan herkesle konuştuğumda aynı cümleleri kurduğumuzu fark ediyorum. “Ne ara bu kadar büyüdüler?” “Daha dün bebekti.” Bu sözlerin arkasında ise sessiz bir kabullenme yatıyor: “Ne hızlı geçtin be zaman!”

Yaşını bilmeden yaşayan, hâlâ kendini “genç” sanan bizlerin karşısına çıkan bu eskinin bebeği, şimdinin yetişkini bireyler — bize istemediğimiz bir gerçeği hatırlatıyorlar. Zamanın adımlarını, sessizce ama kararlılıkla atmaya devam ettiğini. Büyük bir planın parçası değil değil sadece kumsaldaki bir kum tanesi olduğumuzu. 

Onların yüzündeki o sıkılgan, bıkkın tavrı şimdi çok iyi anlıyorum. Bizim o zamanlar hissettiğimiz şeyin aynısı. Onlar da söylediklerimizi kişisel algılıyor. Ama aslında biz onlarla değil, kendi geçmişimizle konuşuyoruz. Ta ki gün gelip onlar da zamanın ne kadar hızlı aktığını fark edinceye kadar. Geriye dönüp "vay be" deyinceye kadar.

Belki de büyümek ya da yaşlanmak dediğimiz şey tam olarak bu: bir gün “doğduğu günü hatırlıyorum” cümlesini kurarken yakalamak kendimizi.